02 Ocak 2009 Cuma

2009 yılı bir fırsat olabilir mi? Beklentilerimiz...

Hurşit Güneş

2008 yılında tarihin en büyük küresel krizlerinden biriyle karşılaşıldı. Mali sistem büyük darbe yedi. Fakat Türkiye ekonomisi çok daha önceden aksamaya başlamıştı. Son yıllarda bir yandan ekonomik büyüme yavaşlıyor, diğer yandan da dış açık büyüyordu. Bu olgu büyük ölçüde, dünyada artan emtia ve özellikle enerji fiyatlarından kaynaklanıyordu. Ama ne yazık ki, sürekli göz ardı edildi.
İşte 2009 yılına böylesi bir ortamda giriyoruz. Temel sorunumuz ise devasa boyutlara ulaşan özel kesimin dış borçları. Buna rağmen şu anda küresel durgunluğun getirdiği küresel emtia fiyatları çöküşleriyle Türkiye’nin dış açığının bir hayli daralacağı görülüyor. Olasılıkla, sadece 12-15 milyar dolar arasında bir dış açık oluşacak. Bunun finansmanının zor olmayacağı düşünülebilir. Bir kısmını doğrudan yabancı yatırımlarla, kalanını da rezerv kaybıyla finanse edebiliriz. Fakat bu yıl 40 milyar dolara varan dış borç ödemelerinin nasıl yapılacağı belli değil. IMF’den para gelirse bu atlatılmış olacak. Yoksa halimiz harap!

TL’nin değer kazanması
Öte yandan, bu yılı atlatsak da 2010’da petrol fiyatları yeniden yükselmeye başladığında da yine sakat bir noktaya dönülebilir. Bu nedenle bugünden iki önemli politikanın devreye sokulması gerekiyor.
Bir yandan enerjide yatırımların hızlandırılması, diğer yandan da Türk Lirası’nın değer kazanmasının engellenmesi gerekiyor. Çünkü bir süre sonra TL yeniden değer kazanabilir. Malum dünyada çok para basıldı ve faizler son derece düşük. Oysa Türkiye’de faizler yüksek. Bu faiz farkı da yine sıcak para girişlerine neden olabilir. İşte belki de bu nedenle sıcak paranın girişini engelleyecek önlemler gerekebilir.
2009 yılında en büyük kaygılarımızdan biri de bütçedir. İç talep daraldığı için gerek ithalden alınan vergiler, gerek diğer iç tüketim vergileri (KDV ve ÖTV) hızla düşecektir. Yerel seçimler nedeniyle de harcamalarda hızlanma olacağı için bütçenin tutturulması geçmişe göre çok daha zor olacaktır. Mali disiplin elden kayarsa da 2010’a çok olumsuz bir yapıda gireriz.
2009 yılında durgunluk kaçınılmaz görünüyor. Biz bu yıl yüzde 2 gibi bir daralma bekliyoruz. Hem ihracat düşecek, hem de yatırımlar. İç tüketimin halini ise tartışmaya bile gerek yok.
Durgunluk fiyatları yavaşlatacak, böylece düşen enflasyona dayalı olarak da faizler inecektir. 2009 yılında biz Merkez Bankası’nın enflasyon hedefini (yüzde 7.5) rahatlıkla tutturacağını düşünüyoruz. Kısacası, Türk lirasına yatırım yapanlar bono yatırımlarından oldukça tatminkâr kârlar elde edeceklerdir.

Tasarrufların yönü
Dövize yatırım yapanlar yılın ilk yarısındaki olası dalgalanmalar sürecinde durumlarını koruyabilir. Ancak 2009 yılında Batı mali sistemindeki sorunlar bir ölçüde atlatıldığında yeniden oluşan sıcak para TL’yi yine değerli hale getirecektir. Yani orta vadede döviz yatırımının pek de akıl kârı olmadığını düşünüyoruz.
Bununla beraber, borsa hakkında olumlu şeyler yazabilmek öylesine kolay değil. Şirketler büyük hasar yedi. Borçları (kur ve faiz nedeniyle) yükseldi. Üstelik erken ödemeye zorlananlar var. Satışları da azalan bu şirketlerin değerlerinin tekrar yükselmesi kolay olamayacaktır. Belki 2009’un ikinci yarısı bu konuda bazı beklentiler doğurabilir.
2009 zor bir yıl olacak. Özellikle işsizlik artacak. Ama yine de iyimserliğimizi ve umutlarımızı yitirmeyelim.

Eğitime şaşı bakış

Abbas Güçlü

Bir yılı daha geride bıraktık. Zaman ne kadar hızlı geçiyor. Oysa 2000'i ne kadar da çok beklemiştik. İlk günü, dün gibi hatırlıyorum. Aradan 8 yıl geçmiş. Herhalde 2009'da aynı hızla geldiği gibi gider...
2008, eğitimde ciddi değişimlerin yaşandığı bir yıl oldu. Umutların ya da karamsarlığın arttığını söylemek yanıltıcı olur. Ama A'dan Z'ye her şey değişti ve değişmeye devam ediyor. Etkilerini de zamanla göreceğiz.
Yeni yılın bu ilk yazısında, geçen yıl, devleti yönetenlerin ve eğitime yön verenlerin eğitime, gençlere, öğretmenlere bakış açılarını özetleyeceğim. Bir sonraki yazımda da beklentilerimizi.
Abdullah Gül: Yaptığı rektör atamaları nedeniyle Cumhurbaşkanlığı makamını tartışmalı hale getirdi. Bu durumdan kendisi de rahatsız. YÖK yasasının değişmesini istiyor.
Üniversitelerden, eğitim kurumlarından ve gençlerden uzak bir profil sergiliyor. Çankaya Sofrası'na hâlâ öğretmenleri davet etmedi.
Recep Tayyip Erdoğan: Eğitimi, gençleri, öğretmenleri, Çelik'e havale etmiş durumda. Arada bir açılışlara katılıyor, eline verilen bilgileri okuyor, o kadar. Çocuklarımızı dershane ve sınav garabetinden kurtaralım dedi. Tam tersi oldu. Gelişmeleri uzaktan izliyor. Pek çok konuda yanıltıldığının hâlâ farkında değil. Üniversitesiz il bırakmadı. Ama pek çoğu tabela takmanın ötesine geçemedi. İşsiz gençlerin yüreğine de hâlâ su serpebilmiş izlenimi vermiyor.
Hüseyin Çelik: Eğitimden bıktı. Başbakan görevden alsa ya da koltuğumu değiştirse beklentisi içerisinde. Eski heyecanı kalmadı. Başbakan da dahil kim ne derse desin bildiğini okuyor.
Öğrencisinden öğretmenine, veliden bürokratlara büyük bir küskün kitlesi yarattı. Dershaneler onun döneminde altın çağını yaşadı. 2008'de doruğa çıktı.
Yusuf Ziya Özcan: Kendisini bu göreve öneren ve getirenleri bile zaman zaman hayrete düşürdü. Pot üzerine pot kırdı. YÖK hiçbir dönemde, onun döneminde olduğu gibi siyasetin güdümüne girmedi.
Ama katsayı ve benzeri konularda olduğu gibi, hâlâ iktidarın beklentilerini tümüyle karşılayabilmiş değil. Rektör atamalarında Cumhurbaşkanını da zor durumlara düşürdü.
Rektörler: Büyük bir değişim geçirdiler. Eskiler gitti. Yeniler geldi. Üniversiteler ve kamuoyundan çok YÖK ve Çankaya'ya bakıyorlar. Dün yasak dediklerine bugün evet diyorlar. Kafaları karışık.

Peki ya kurumlar?
Eğitime yön veren kurumlar da değişim sürecisinden fazlasıyla payını aldı. Devasa kurumlar tek kişinin ağzına bakıyor. İnisiyatifleri yok gibi. İşte 2008'de verdikleri izlenim:
MEB: Devasa bir bakanlık sanki hayali bir bakanlık haline geldi. Müsteşarı var mı yok mu belli değil. Hangi konuda nasıl davranacaklarını onlar da bilmiyor. Müfredat bir gün öyle, bir gün böyle. Sınavlara, ders kitaplarına, öğretmenlere ve öğrencilere bakış açılarını anlayabilene aşk olsun.
YÖK: Anayasa Mahkemesi'nden hallice. Eskiler, yeniler mücadelesini yeniler kazandı. Çoğunluk artık iktidardan yana. Her şeyi bir kalemde saf dışı bıraktılar. Ama donanımsızlıkları yüzünden sürekli hata yapıyorlar. Sonu nereye varacağı belli olmayan radikal değişikliklere imza atıyorlar. Böyle devam ederlerse, üniversiteleri kaos ortamına sürüklememeleri mucize olur.
ÖSYM: Gözü, kulağı YÖK'te. YÖK'ün dayatmasıyla ÖSS'de önemli değişikliklere hazırlanıyorlar. Getirisi götürüsü hesaplanmadan atılacak adımlar, sistemi düzeltelim derken daha da içinden çıkılmaz hale getirebilir.
TTK: Bakanın güdümüne girmiş durumda. Talim Terbiye Kurulu oysa ne amaçlarla kurulmuştu. Tarumar edildi. Adeta istenenleri onaylayan noter konumunda.
ÜAK: Üniversitelerarası Kurul'da da çoğunluk iktidar lehine değişti. Yeni kurulan üniversiteler ve yeni atanan rektörler, kendilerini atayan makamlara saygıda kusur etmemek için üç maymunu oynuyorlar.
Özetin özeti: İktidarlar gelir geçer. Ama eğitim kurumları öyle mi? Bugün o kurumları yönetenlere önerimiz, dün asıl görevlerini unutanların bugün nerede olduklarını iyi araştırmaları...

Baykuşlar güneşe bakamaz diye bir atasözü var!

Hasan Cemal

Yılın ilk yazısını yazmak için öğle vakti bilgisayarın başına oturdum. Aklıma nedense o Guatemala atasözü geldi:
Baykuşlar güneşe bakamaz!
Geçen yılı düşünüyorum.
Önümüzdeki yılı düşünüyorum.
AKP'nin Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmamış olması bu ülkede demokrasi açısından önemli bir gelişme.
Hukuksal ya da askersel darbelerden medet umma kapısının artık tümüyle kapanması gerekiyor.
Tek çare seçim sandığı olmalı.
Sanıyorum bu yol ite kaka açılıyor.
Erdoğan'a alternatif mi?
AKP güven mi vermiyor?
Baykal'la mı olmuyor?
Baykal'ın CHP'si yükselemiyor mu?
Hem iktidar sorunu, hem muhalefet sorunu mu var bu ülkenin?..
Olabilir.
Ama çözüm olarak, asker içinde 2003-2004'teki gibi 'darbe tertipleri'ne, Ergenekon'lara bel bağlamak yerine, seçim meydanlarında demokratik yarışlara soyunmaktır, bu ülkede barış ve istikrara açılan yol...
Geçen yılı düşünüyorum.
Ergenekon Davası'nı önemsiyorum.
Demokrasi ve hukuk açısından.
Böyle bir davanın açılabilmiş olması ve hukukun en nihayet bazı paşalara dokunabilmesi, bu ülkede demokratik hukuk devleti konusunda bir dönüm noktası olabilir.
Ancak, dönüm noktası olabilmesi için Ergenekon Davası'nın devamı gelebilecek mi sorusu can alıcı bir soru tabii.
Bu bakımdan, Özden Örnek Paşa günlüklerindeki 'darbe tertipleri'nden demokrasi ve hukuk adına hesap sorulabilecek mi?.. Siyaset ve TBMM kendi hukukuna sahip çıkabilecek mi?.. Örneğin bunun için kendi içinde bir soruşturma açabilecek mi TBMM?..
Kuşkunuz olmasın:
Darbe tertiplerine ilişkin bu üç soru 2009'da da gündemden hiç düşmeyecek. Bu ülkede demokrasi ve hukuku dert edinenler, bu üç sorunun gündemden düşmesine razı olmayacaklar çünkü...
Bir soru daha:
Herkes herkesin derdini dert ediniyor mu?
Aleviler, türbanlının derdini dert ediniyor mu? Ya da türbanlı, Alevilerin kendi inançlarıyla ilgili sorununa eğiliyor mu?
Sünniler Alevilerin, Aleviler Sünnilerin, Sünniler Ermenilerin dertlerini dert edinebiliyorlar mı?
2008'in yanıtları kötü.
Bu yıl düzelebilir mi?
İyimser olamıyorum.
Herkes demokrasiyi daha çok kendine istediği için, demokratik hak ve özgürlükler herkes için ortak bir platform haline gelemiyor. Böyle olunca da, ülkemizde demokrasi ve hukukun kolu kanadı çok daha kolay kırılıyor.
Geçen yılı düşünüyorum.
Başbakan Erdoğan'ın bazı sözleri hiç aklımdan gitmiyor. Hani o "Ya sev ya terk et!" anlamına gelen deyişi... Ya da yılın sonuna doğru 'Ermeni bildirisi' nedeniyle söyledikleri...
Bunlar Erdoğan'ın iç dünyasının kuytuluklarından kopup geliyor. Milliyetçi bir damarın sergilenmesi belki de...
Başbakan'ın ağzından böylesine talihsiz sözlerin duyulduğu bir Türkiye'de değişik olanın üstüne yıldırımlar yağdırılması şaşırtıcı değil tabii.
Can Dündar'ın yaşadıklarına bakın.
Neredeyse linç ediliyordu 'Mustafa' dolayısıyla. Yetinmediler, bir de soruşturma açtılar hakkında...
Ne yazık.
Atatürk'e kim nasıl isterse öyle bakar, eğer özgürlükler düzeni diye bir derdimiz varsa. Bu yüzden kimse linç edilemez, cadı kazanlarına atılamaz.
2009'u düşünüyorum.
Acıdır ama işsizliğin gitgide patlaması yakın ihtimal. 'Küresel kriz'i biz de yaşamaya başladık, daha da kötüleyerek yaşayacağız anlaşılan...
Ortadoğu kaynamaya başladı.
Tüm sorunların anası olarak görülen Filistin-İsrail sorunu beni unutamazsınız dedi yıl sonunda.
Biz de bu dünyadayız.
Şimdi herkesin yanıtını beklediği bir soru var. ABD Başkanı Barack Obama, boğayı boynuzlarından tutup önünde diz çöktürebilecek mi? Başkan Bush'tan farklı olarak silah ve savaşın değil, diplomasi ve siyasetin gücüyle, tüm oyuncuları barış sürecine sokarak bir 'yeni dünya' için tarihi bir yolculuğu başlatabilecek mi 20 Ocak'ta?
Umut bağlıyorum Başkan Obama'ya...
Yeni yılı düşünüyorum.
Avrupa Birliği-Türkiye ilişkileri açısından çok kritik bir yıl. Erdoğan hükümeti yine ipe un serecek mi? Yoksa seçim sonrası bir açılım yapabilir mi?
Bilemiyorum.
Ama şunu rahatça söyleyebilirim:
Türkiye'de AB'ye sırtını dönerek demokrasi olmaz!
TRT'nin Kürtçe kanalına gelince...
Elbette önemsiyorum.
Kürtlerin varlığının devlet tarafından -hangi gerekçeyle olursa olsun- en sonunda kabul edilmiş olması, bu ülkede normalleşme açısından üzerinde durulması gereken olumlu bir nokta. Hükümetin doğru bir adımı en nihayet gerçekleşiyor.
Bu da bir başka yazı konusu...

Askerin siyasetteki yeri ve etkisi değişti

Mehmet Ali Birand

2008’i tarihçiler, “Türk Silahlı Kuvvetlerinin Siyasi İktidarlarla ilişkilerindeki değişimin netleştiği yeni bir sürece giriş yılı” olarak niteleyecekler.
Bu gözlemimi anlatabilmem için, öncelikle kamuoyunun TSK’ya eski bakışını kısaca hatırlatmam gerekiyor.
Türk toplumunun büyük bir bölümü (özellikle laik, eğitimli orta ve üst sınıf) için Türk Silahlı Kuvvetleri sistemin güvencesiydi,
Laikliğin bekçisi sayılırdı. Bu çerçevede iktidarların tarafsız bir denetçisi gibi algılanırdı. Yolsuzluklardan arınmış, ciddi, disiplinli, iyi eğitim görmüş, kendini değil sadece vatanını düşünen ve gerektiğinde de “halk adına ve rejimi-vatanı korumak için müdahale etmesi istenen” bir kurumdu.
Türk toplumu uzun yıllar Askerini her derde deva bir Süperman gibi gördü. Sisteme ters düşen iktidarlar askere şikayet edilir ve Paşalar da halkın isteği üzerine iktidarlara müdaheleyi görev sayardı. Toplumdan da alkış alırdı.
TSK da, kendine verilen bu denetim görevini severek yerine getirirdi. Ne zaman müdahale etse, yönetimde 1-2 yıldan fazla kalmayarak, verilen görevi kendi çıkarı için kullanmak istemediğini gösterirdi.
Bu durum ona müthiş bir güç vermişti.
Halk, oy verip seçtiği kişilerden çok Askerine güvenirdi. Asker de bu konumunu kolaylıkla kullanırdı. Gerektiğinde bir demeç veya açıklamayla, iktidarlara geri adım attırır, karar değiştirmelerini sağlar, hatta hükümetleri istifa ettirebilirdi.
İşte, AKP’nin 2002’de iktidara gelmesiyle birlikte bu denge yavaş yavaş değişmeye başladı.
2008’de de yepyeni bir denge kuruldu.
2004’te Kuvvet komutanlarının AKP’yi durdurmak için darbe niyetiyle bazı hazırlıklar yaptıkları, ancak dönemin Genelkurmay Başkanı Org. Özkök’den bekledikleri desteği göremedikleri için, çalışmalarını derinleştiremediklerini Nokta dergisinin yayınladığı GÜNLÜK’lerden öğrendik. Org. Özkök’ün laik kesimden büyük tepki almasına rağmen, AKP’ye karşı girişimleri önlediği zamanla anlaşıldı.
Ancak, Genelkurmay Başkanlığına Org. Büyükanıt’ın gelmesiyle birlikte, TSK’nın tutumu da değişti. Hele AKP’nin, Çankaya’ya türbanlı eşiyle birlikte Abdullah Gül’ü çıkartmak istemesi, laik kesimi çıldırttı. Sistemin elden gideceği korkusu yayıldı ve TSK’nın kapısı çalınmaya başlandı.
Org. Büyükanıt, 2006-2007 döneminde, laiklerin istedikleri gibi davrandı.
Hem laiklik, hem de Kuzey Irak konusunda sürekli bir tartışma, hatta kavga ortamına girildi.
Genelkurmay Başkanı her fırsatta iktidarı eleştirdi... Asker, türbanlı eşleri davetlere çağırmadı... Laikçi gurupların organize ettikleri ünlü Cumhuriyet mitinglerinde, Anıtkabir’e yürüyüş gösterilerinde Asker açık bir tavır aldı... Nihayet en büyük talihsizlik 27 nisan 2007 gecesi, TSK sitesine konan ve bir muhtıradan daha ağır bir dilde kaleme alınmış açıklama oldu.
Kimine göre bu bir ültimaton idi. 22 temmuz genel seçimleri öncesinde, açıkça AKP hedef alınıyor ve ağır bir dille suçlanıyordu.
TSK, klasik rolünü oynamış ve iktidarın değişmesini istiyordu.
Ancak bu defa işler alışılmışın dışında gelişti.
İktidar açıklamaya aynı sertlikte ters bir yanıt verdi. 22 temmuz seçimlerinde de, AKP’nin yüzde 37’lik oy oranını yüzde 47’ye çıkartarak, TSK’ya “seninle aynı görüşte değiliz” mesajı verdi.
Eski dengeler bozuldu.
TSK, 22 nisan açıklamasına rağmen sesini çıkaramadı.
2008’de bu yeni denge perçinlendi.
Gül, Cumhurbaşkanı oldu.
Cumhuriyet mitingleri bitti.
5 mayıs 2007 tarihinde Dolmabahçe’deki Erdoğan ile Org. Büyükanıt arasında “başbaşa üç saat süren görüşme” ardından, TSK ile iktidar arasındaki eski kavgalar tümüyle kesiliverdi.
Yeni Genelkurmay Başkanı Org. Başbuğ, eski yaklaşımı tümüyle değiştirdi. Temel ilkelere bağlı, ancak sürekli iktidarla sürtüşen bir TSK değil, işini iyi yapan, gerekmedikçe konuşmayan, önceliğini PKK terörüyle mücadeleye veren ve yeni bir iletişim stratejisi ile toplumun güvenini korumaya çalışan bir TSK yaratmak için kollarını sıvadı.
Özetle 2008, Türk Silahlı Kuvvetlerinin artık siyasi iktidarlara müdahele etme döneminin kapandığının iyice anlaşıldığı yıl oldu.


İlk defa, kendilerini anlatma ihtiyacı hissettiler
Org. Başbuğ’un Genelkurmay Başkanlığının ilk dönemindeki en belirgin yanı, AKP iktidarı süresince yaşananlar nedeniyle, Genelkurmay ve TSK içinde kırılıp dökülen kalpleri, sert tepkileri tamir etmek ve ülkenin her kesimiyle iletişim kurmak oldu.
TSK’nın PKK terörüyle mücadelesi bu iletişim ihtiyacını arttırdı.
2008’in bilançosu biliniyor:
PKK : 670 ölü. 224 yaralı ve teslim olan
Asker : 109 şehit 94 yaralı
Sivil : 24 ölü 50 yaralı.
Geçmişteki sonuçlarla karşılaştırılırsa, TSK’nın başarılı bir yıl geçirdiği söylenebilir. Ancak 2008’e asıl damgasını vuran, Washington ile istihbarat paylaşımı anlaşması sayesinde, sınır bölgesinde gerçekleştirilen, 21 şubat’ta başlayan ve 8 gün süren, binlerce askerin karlı dağlarda PKK’lı avına çıktığı Güneş Operasyonu ve bütün yıl süresince insansız uçakların verdikleri bilgiyle gerçekleştirilen bombardımanlardı.
Güneş Operasyonu, PKK’nın hazırlıklarına beklenmedik darbe indirdi. Kar altında ve büyük risk alarak gerçekleştirilen bu harekat, terör örgütünün ilkbahar-yaz girişimlerini büyük ölçüde bozdu.
TSK ilk defa PKK’yı kendi kovuğunda vurdu.
İnsansız gözleme uçakları da 2008’in yeniliği idi.
Org. Büyükanıt’ın deyişiyle “PKK faaliyetlerini BBG Evine dönüştüren” bu uçaklar sayesinde, PKK’nın Kuzey Irak’tan Türkiye’ye geçişi büyük oranda güçleşti, ancak tamamen kesilemedi. Yine de, Washington’un Ankara’ya istihbarat vermeye başlaması, PKK’nın Kuzey Irak’taki faaliyetini kısıtlama açısından tam bir dönüm noktası oluşturdu.
2008’de, terörle mücadelede TSK’nın moralini bozan ve kamuoyunda da bazı soru işaretlerinin doğmasına yol açan iki talihsiz olay yaşandı.
Biri 21 Ekim 2007 günü Dağlıca’da 8 askerin baskın sonucunda PKK tarafından esir alınıp, günlerce tutulduktan sonra serbest bırakılması, diğeri de 10 mayıs 2008 tarihinde 19 PKK’lının öldürüldüğü, 17 askerimizin şehit olduğu ve 21 askerimizin de yaralandıkları Aktütün-Bayraktepe baskınlarıydı.
Bu iki olay kamuoyunda tepki yarattı. TSK’nın ileri sürüldüğü gibi çok başarılı olmadığı, ihmaller yaşandığı izlenimi yaygınlaştı.
Şimdiye kadar görülmemiş bir eleştiri kampanyası yaşandı. Bu defa dinci basın değil, laik medya’dan da eleştiri okları çıktı.
TSK ilk defa, bu olaylar sonrasında terörle mücadelenin nasıl yapıldığını, ne çok özveri ve sabır gerektiğini, bu mücadeleyi TSK’nın nasıl yürüttüğünü anlatmak gereğini duydu. Eskiden “Ordu’ya selam, yola devam” denirdi. Şimdi hesap soruluyordu.
Genelkurmay Başkanı bizzat, hem Başbakan dahil kabineye “ne yaptıklarını” anlattı, hem de medya ile arka arkaya bilgilendirme toplantıları düzenledi. Haftalık basın brifingleri başladı. TSK ilk defa kendini, ne iş yaptığını ve nasıl yaptığını anlatma ihtiyacı duydu. İletişimin, komutanların törenlerde siyasi içerikli nutuk atmaları veya vatan-millet edebiyatı yapmaları olmadığı, halkı bilgilendirmek olduğu anlaşıldı.
TSK için 2008 işte bu açılardan da unutulmaması gereken bir yıl oldu.

01 Ocak 2009 Perşembe

Gökçek-Karayalçın yarışı ve Büyükerşen

Fikret Bila

Ankaralılar yeni yılın ilk sabahında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, Melih Gökçek’i yeniden Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na aday gösterip göstermeyeceğini öğrenmek için televizyon başına geçmişlerdi ki, Birlik Mahallesi’nden gelen kötü bir haber herkesi yasa boğdu.
Bilkent Üniversitesi’nin 7 öğrencisi doğalgaz sızıntısı nedeniyle yaşamlarını yitirmişlerdi. Ankara yeni yıla talihsiz 7 gencin ölüm haberiyle başladı.
Yaşamlarını yitiren gençlere Allah’tan rahmet, ailelerine, yakınlarına, arkadaşlarına başsağlığı diliyorum.

Gökçek’in adaylığı
Başbakan Erdoğan, uzun süre merak uyandırdıktan sonra Melih Gökçek’le yola devam edeceklerini açıkladı. Üç dönemdir Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı olan Gökçek, dördüncü dönem için de aday...
Erdoğan’ın, Gökçek’in ismini gecikmeli olarak açıklaması çeşitli spekülasyonlara yol açtı. Erdoğan’ın, Gökçek konusunda tereddüt ettiği, başka isimler üzerinde durduğu kanısı yaygınlaştı. Ancak sonuçta yine Gökçek’i aday gösterdi.
Adaylığının gecikmeli ilan edilmesi Gökçek’i yıpratmış olsa da Erdoğan’ın, seçilme şansı daha fazla olacak bir alternatif isim bulamadığı yorumlarına yol açtı. Erdoğan’ın, seçimi kaybetmektense, Gökçek’le devam kararı aldığı ortak kanı.
Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na aday olduğunu açıklayan Keçiören Belediye Başkanı Turgut Altınok da şansı en yüksek isimlerden biri olmasına karşın, Erdoğan Gökçek’i tercih etti.
Gökçek’in yeniden seçilme şansının yüksek olduğu bir gerçek. Erdoğan’ın partisi açısından faydacı bir yaklaşımla karar verdiği söylenebilir.

Karayalçın memnun
CHP’nin Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı adayı Murat Karayalçın, rakibinin Gökçek olmasından memnun. Karayalçın, Gökçek’i sandıkta yenmek istiyor.
CHP’nin Gökçek’in karşısına çıkarabileceği en iyi isimlerin başında Karayalçın geliyordu. CHP lideri Baykal da, Ankara adaylığı için Karayalçın’ı seçerek, dar anlamda particiliği aşan bir karar verdi.
Gökçek-Karayalçın yarışının yerel seçimlerin en iddialı yarışı olacağı şimdiden görülüyor.

Büyükerşen’in durumu
Baykal’ın hedefi 29 Mart 2009 yerel seçimlerinde AKP’nin oyunu aşağıya çekmek. İktidara ilk kez oy kaybettirmek. Baykal’ın, belediye başkan adaylarını bu hedefi gözeterek belirlediği söylenebilir. Sadece CHP’lilerden değil diğer partilerin tabanından da oy alabilecek adaylara öncelik verdiği görülüyor.
Bu bağlamda Eskişehir de büyük önem taşıyor. Baykal, Eskişehir’in başarılı Büyükşehir Belediye Başkanı Yılmaz Büyükerşen’i CHP’den aday olmaya davet etti. Büyükerşen de sadece partisi DSP veya sol kesimlerden değil, diğer partilerin tabanlarından da oy alabilecek bir isim.
Belki de tüm kesimlerden oy alma şansı en yüksek isim. Eskişehir’deki konumu, rektörlük ve belediye başkanlığı dönemindeki başarıları Büyükerşen’i biraz partilerüstü bir konuma taşımış durumda.
DSP, Ankara’da aday çıkarmayacak ve AKP’ye karşı Karayalçın’ı destekleyecek. Buna karşın CHP’den de Eskişehir de aday çıkarmamasını ve Büyükerşen’i desteklemesini bekliyor.
Baykal ise Büyükerşen’i partisine davet ederken CHP’nin aday çıkarmama gibi bir lüksünün olmadığını belirtmişti.
Ancak, CHP’nin aday çıkarması ve Eskişehir’de Büyükerşen’in oyların bölünmesi nedeniyle seçimi kaybetmesi halinde Baykal’a da sorumluluk yüklenecektir.
Beklenti, Baykal ve CHP’nin Eskişehir’de Büyükerşen’i desteklemesidir.

Meydan karıştı

Melih Aşık

Uçak, geçen pazartesi akşamı saat 21.30 sularında Adana’dan kalkıyor. Kalkış biraz rötarlı. 45 dakikada İstanbul’un Anadolu yakasındaki Sabiha Gökçen Havaalanı’nda olması planlanıyor. Ancak hava trafiği yoğun. Sabiha Gökçen’de kar var. Uçak inemiyor. Yolcular telaşlı... Kimi Ankara’ya gidiyoruz, diyor. Kimi Adana’ya dönüyoruz... Derken uçak 23.45 sularında Atatürk Havalimanı’na iniyor. Acele otobüs temin edilip, yolcuların Anadolu yakasına götürülmesi gerekir. Ama böyle bir girişim yok. Derken bir anons:
- Sabiha Gökçen’e gitmek isteyenler uçak içinde saat 00.30’a kadar beklesinler. Kimse kalmıyor uçakta. Herkes çekip gidiyor...
Aynı gece Dalaman’dan gelen yolcu uçağı da Atatürk Havalimanı yerine Sabiha Gökçen’e iniyor. Yolcular saatlerce ıstırap çekiyor. Hava maydanları işletmesinde sorun var. Uçak şirketlerinde de beceriksizlik... Aman dikkat...

İÜ’ye atanan rektörün “en büyük hayali” türbanlı eşini üniversite tesislerine götürebilmekmiş.
Türbanlı eşlerin Çankaya Köşkü’ne, Başbakanlık ve Dışişleri konutlarına götürüldüğü bir dönem için çok sığ bir hayal...


DPT GEÇİLMEZ...

Başbakanlık akreditasyonu iptal edilen gazeteci kardeşimizin Devlet Planlama Teşkilatı binasına
sokulmadığını pazar günü bu köşede yazmıştık. Star TV Ankara Bürosu’nun başarılı muhabirlerinden
Fatma Çözen de akreditasyon cezasına! çarptırılan bir diğer meslektaşımızdı. DPT’ye giriş yasağı acaba kendisini de kapsıyor muydu? Sırf bunu öğrenmek için DPT’ye gitti, görevliye basın kartını uzattı. Sonuç mu? Fatma kardeşimiz de kapıdan ileriye gidemedi.
Başbakan, haberlerini beğenmediği muhabirleri Başbakanlığa almıyor.Başbakanlığa bağlı kuruluşlara girişlerini de önlüyor. Böyle Başbakan hiç görmedi Türkiye... Gazeteci cemiyetleri... Biraz uyanın yahu...

2009’da neler olacak?
Bu sorunun yanıtını çok mu merak ediyorsunuz? Yes mi? O zaman günah bizden gitti diyor, sizi büyük “Tahminolog!” Fahrettin Fidan’ın tahmini tahminleriyle başbaşa bırakıyoruz.
- Abdullah Gül, üniversiteleri ele geçirmede her türlü ölçüyü tamamen kaçıracak. Seçime girmediği için kendisine gönderilen listede adı yer almayan bir arkadaşını rektör olarak atamaya kalkışması YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan’ın bile sabrını taşıracak.
- Tayyip Erdoğan uluslararası arabuluculuk işini pek sevecek. Kendisini tamamen bu işe verecek. Mayıs ayında, birbirleriyle sorunu olmayan Yeni Zelanda ile Avustralya ve İsveç ile Norveç arasında zorla arabuluculuğa soyunması bu ülkelerle ilişkilerimizi bir hayli gerecek.
- AKP, yerel seçimlerde koli koli pirinç dağıtacak. CHP buna “okunmuş pirinç” atağıyla karşılık verecek. Çarşaftan sonra “okunmuş pirinç açılımı” CHP’deki laikleri biraz daha gerecek.
Ergenekon’da dalga dalga yeni gözaltılar gelecek. Savcı Bey dünya seyahatine çıkacak böylece iddianamenin hazır olmamasına mantıklı bir gerekçe bulunacak...
- “Ermenilerden özür diliyoruz” kampanyasını başlatanlar işi daha da büyütecekler. Bu kez de, “9 Eylül’de denize döktüğümüz Yunanlılardan özür diliyoruz” kampanyası başlatacaklar. İstanbul’da bir grup mütareke aydını da “Vahdettin’den özür dileme” kampanyası açacak.
- Abdullah Gül ile Tayyip Erdoğan arasındaki gizli rekabet artarak sürecek. Gül’ün, Yıldız Sarayı’na yerleşmesine Tayyip Erdoğan bir çalışma ofisi de Beylerbeyi Sarayı’na kurarak karşılık verecek. Gerginlik, “Saray Muhallebicisi” Kadir Topbaş’ın arabulucu olarak devreye girmesiyle sona erecek.
- Kemal Kılıçdaroğlu kelle almaya devam edecek. Sıra Tayyip Erdoğan’a gelecek. Her açık oturum çağrısı, Erdoğan’ı biraz daha gerecek. Durumu partiden küçük küçük kelleler vererek idare edecek.
- 22 Temmuz’daki seçimin sonucunu sandıkların kapanmasından bir saat sonra ilan eden YSK, yeni bir rekora imza atacak. 29 Mart yerel seçim sonuçlarını sandıkların kapanmasından yarım saat önce açıklayarak ortalığı birbirine katacak. Dürüst, şaibesiz, hilesiz seçim umutları bu açıklamayla tümden yitecek. AKP’nin ülke genelinde aldığı toplam oyun, ülke genelindeki toplam seçmen sayısının üstünde çıkması ise her şeyin üstüne tüy dikecek.
- Yıl sonunda enflasyon TÜİK’e göre yüzde 2 olacak, Başbakan’a göre de milli gelir kişi başına 20 bin doları bulacak. Bütün dünya bizimle kafa bulacak. Rakamlara itiraz eden kendini Ergenekon soruşturmasından içeride bulacak.


ÇEK BİR GÖKÇEK...
Tayyip Erdoğan onca tereddütten sonra Ankara adayını açıkladı; Melih Gökçek...
Bu gecikme belli mesajlar içeriyor...
Melih Gökçek’i aday göstermek AKP’nin de içine sinmemiştir...
Ama bir başkasıyla seçimi kazanamayacağı düşüncesindedir...
AKP Ankaralılara, “Ona biz de güvenmiyoruz ama sizin doğru seçim yapacağınıza inanmadığımız için tekrar aday gösterdik” mesajı vermiştir.
Bir ihtimal Melih Gökçek’in elindeki bazı dosyalar da bu tercihte etkili olmuştur.
Ülkenin başkentine şaibesiz bir aday bulunamıyorsa, durum hem ülke hem seçmen adına hüzün vericidir.

Yeni Şafak gazetesi patronu TOKİ’den alacağını tahsil edemeyince hükümete yüklenmeye başlamış.
Demek ki iktidarı ülkeye faydası olduğu için değil, kendine mali destek olduğu için destekliyorlardı...
Haldun Ertem

Aş, iş ve aşk çatışmaları

Çetin Altan

Genellikle evlerde, yeni bir yıla girmenin güncel sorunlardan uzaklaşmış olma avuntusuyla, sofraya oturulur ve TV kanallarındaki özel eğlence programlarında sevilen şarkılar dinlenir ve bazen de sahne sanatçılarına eşlik edilirken...
* * *
Zaman zaman da, Hong Kong’dan Yeni Gine’ye, Sydney’e kadar “yeni yıl”a 3-4 saat daha önce girilen Uzakdoğu merkezlerindeki “saat 24” anının coşkulu havai fişek gösterilerini izlemek...
* * *
1 günlük yılbaşı tatiliyle, hafta tatili arasına sıkışmış olan 2009’un ilk çalışma günü...
* * *
Sabah sabah servis otobüsleriyle, gözlerinde bir sönüklük, işe gidenler...
Ve özellikle de yüreklerinde, kaderlerinin kapanına takılmışlığın düğmüklerini taşıyan genç kadınlar...
* * *
O genç kadınlar ki, kimi evli çoluk çocuk sahibi, kimi bekâr ama erkek arkadaşlı, kimi de görünmeyen bir yalnızlığın boynu bükük bir çaresizliği içinde.
* * *
Bir yanda geçim derdi; bir yanda karı-koca ve kadın-erkek ilişkilerinde, sık sık kırılma ve kuşkulara düşme derdi.
* * *
Haa, bir de ülke sorunlarından tomurcuklanmış dertler var; iş arayan kardeş, hastane hastane dolaşmak zorunda kalan anne gibi.
* * *
Yüzlerce, hatta binlerce yıldan bu yana; her kuşağın kendi çağı ve yaşadığı ortamın boyutlarıyla cılbırlaşmış olarak; az tiyatro, öykü, roman ve şiir yazılmamıştır “aş, iş ve aşk çatışmaları” üstüne; son yüzyılda devreye giren filmler de cabası.
* * *
Hadi birkaç cümlelik bir gezinti yapalım, insanoğlunun pek de değişmeyen psikolojik kerpetenleriyle ilgili âleminde.
* * *
İşte ünlü bir romancının bir saptaması:
“Ancak hayallerimiz yardımcı olabilir yaşamımıza. Tüm gerçeği tanıyıp bilmeye kalkmış bir insan için, bir yol kıyısında oturup son saatine kadar ağlamaktan başka çare kalmaz.”
* * *
Edebiyat dünyasından bir başka yazarın da bir hatırlatması:
“Bir kadının yeğlemek zorunda kaldığı bir durum da şudur; kadınların beğendiği yakışıklı bir erkekle yaşamanın huzursuzluğu mu; kadınların hoşlanmadığı bir erkekle yaşamanın mutsuzluğu mu?”
* * *
Çarpıcı bir başka gözlem:
“Kadın, kendisi için yapılanı asla görmez; sadece yapılmayanı görür.”
* * *
Ve bir değerlendirme daha:
“Mutluluk, sağlığın iyi ve hafızanın kötü olmasıyla mümkündür.”
* * *
Yeni yılın ilk iş günündeki genel bir pörsüklüğe de, gülücüklü bir vitamin bulma olanağı var ama, kimse farkında değil.
* * *
İstanbul’da, 1909’un da ilk günü çıkmış olan gazetelerin bir listesi:
Alemdar
Tazminat
Teşkilat
Maşrik
Teminat
Tanzimat
* * *
1909 yılının ilk günü İstanbul’da çıkmış olan gazetelerin ilk sayfalarındaki haberler, Latin harflerine de çevrilmiş olarak bir albüm halinde yayımlanmış olsa...
* * *
Sabah sabah işe gitmekte olanlar da, bugünkü gazetelerin haberleri yanında; tam 100 yıl önce de yeni bir yılın ilk günü İstanbul’da çıkmış olan gazetelerin haberlerine şöyle bir göz atsalar o albümde...
İçlerindeki gevşek ve üşengeç sıkıntı, bir hayli dağılıp gitmez miydi?
* * *
Her yılbaşında gerçekleştirilen aile toplantısına bu kez yeğenim Arzu Alpagut, konuşan papağanı Yakup ile geldi.
* * *
Yakup, önce bir süre yadırgadı evdeki kalabalığı. Ortama alıştıktan sonra da, kendisine laf atanlara hep aynı yanıtı vermeye başladı:
- Depresyondayım, bye bye...
* * *
Bazen de kirpiksiz gözleriyle kimseyi umursamadan, kıvrık gagasını açıp kapatarak şöyle diyordu:
- Eşşek...
Ve hemen ekliyordu:
- Depresyondayım.
* * *
Sanki yerel seçimlere hazırlanan siyasetçilerin etkisi altında kalmış gibiydi, Arzu’nun papağanı Yakup da...
* * *
“Ne olacak bu memleketin hali”, diye soranlara da; ünlü yazar sözleri arasında, yeni yıl armağanı olarak şu yanıtı bulduk:
- Evde yapayalnızken de; çayının şekerini şekerlikten eliyle değil de, şeker tutacağı ile alanlar çoğaldıkça, her şey düzelecektir.
* * *
Başka bir çözüm de yok galiba...